Yarın benim doğumgünüm. Hep yaş almış bir şekilde masamın başında oturup taze tükettiğim yaşımı sorguya çekmeye özenirim ben. Şimdiden yapıyorum ki alışkanlık edineyim, elim tuttuğu müddetçe yapayım bunu.
Belli bir vakitten sonra sanıyorum ki sadece yaş almayı bırakıp büyümeye de başlıyor insan. Büyümeye başladığım yaşımdı bu yaşım. Kim bilir ne zaman büyümeyi bırakıp yaşlanmaya başlayacağım. Belki de büyümeyi hiç bırakmadan giderim bu dünyadan. Umarım o zamana kadar gitme fikrine alışmış olurum. Fazla mı hızlı gidiyorum? Şimdiden yaşlılık ve ölüm düşünceleri geçiyor kafamdan. Hayatı sevmediğimden veya heyecanını hissetmediğimden değil. Ben belkide heyecanından çok oturmuşluğunu, sindirmişliğini, hatıralara dalışını seviyorum insan ömrünün. “Kendisi değil edasındaki dünya” der Nazım Hikmet. Belki de böyle.
Bazı bilindik gerçekler vardır onları bilsenizde tam anlayamazsınız çünkü başınıza gelmemiştir. Mesela, yetiştirilme şekliniz, ebeveynleriniz ilerideki hayatınızı etkiler. Hep bilirdim bunu. Ama belki de ilk defa bu sene bunu bilmekten öte, anladım. İyi veya kötü değil. Sadece anladım.
Özellikle son ayında çok şey öğretti bana bu yaşım. Neredeyim, kiminleyim, aklımdaki nedir, kalbim boş mu... Soruyu sormayı başararak çıkıyorum bu yaşımdan. Yeni yaşımda cevabı bulurum herhalde...
Yalnız değildim ama, bir bakıma tek başımdaydım. Yeni bir ülke, geçmişimden getirdiğim bir bağ olmadan yepyeni bir hayat, eski tanıdıklarla hiç düşünülmeyen bağlar, yeni arkadaşlar, yeni kalp çarpmaları, yeni kalp kırıklıkları...
Fazla mı dramatik? Fazla mı “fazla”? Daha kaç yaşındayım... Ama hayat bazen en çok bu yaşta zor, öğrendiklerini uygulaman gerektiği zaman, bildiklerini hatırlaman, kaçmaman, çabalaman, öğrenmen ve öğretmen gerektiği zaman. Nasıl olacak sorusunu keşfetme zamanları.
İşte böyle.
Kendinize iyi bakın.