23 Ağustos 2020 Pazar

Atatürk'ü Affetmek

Ne safmışım çocukken! Hiç haberim yokmuş meğer. Her derste yüzüne baktığım, her sabah açtığı yolun yorulmaz bir yolcusu olduğumu yedi düvele ilan ettiğim, hatta okulda ve evde, aile büyüklerinin masalarında askeri, “fedaisi” olmayı öğrendiğim ve küçük vicdanımda kabullendiğim bu adamı tanımamışım. Tanıtmamışlar mı demeliyim yoksa bile isteye böyle tanıtmışlar mı? Öyle severdim ki onu, öyle biricikti ki benim için... Ona methiyeler düzdüğüm yazılar yazardım. Akrabalarım bayılırlardı! “Aferin Yaren sana! İşte Türk genci böyle olmalı!” derlerdi. Kıvanırdım tabii. Benim bu memlekete bir Atatürkçülük borcum vardı! Fikirlerine katıldığım ama yine de şüpheli gelen veyahut da hakkında kararsız kaldığım insanların hemen Atatürk’le alakalı düşüncelerini bilmek isterdim. Kendi vicdanımda onlara hak verişimi aklayabileyim, onlardan “emin” olayım diye. Onları iyice haklı çıkarmak için. “Atatürk'ü seven insan mutlaka doğru düşünüyordur” (!) Böyle bir sevgi yerleşivermiş küçük bir kızın yüreğine. Sevgi mi demeliyim? Mecbur bir sevgi desem çok mu ileri gitmiş olurum? Sahi, sevmemek gibi bir şansım var mıydı Atatürk’ü ne kadar översen o kadar çağdaş ve iyi sayıldığın o çevrelerde? Durun-durun! Yanlış oldu... Haşa! “Biz kimsenin sevip sevmemesine karışmıyoruz! Saygı duysun diyoruz. Sevmeyebilir, ama öyle ulu orta söylemesin onu da” (!) Ne kadar översen Atatürk’ü o kadar makbulsün bazılarının gözünde. Nereden mi biliyorum? Ben de az buçuk öyle düşünürdüm de ondan. Meğer yalnızca karanlıkta değil, çok parlaksa ışık aydınlıkta da önünü göremezmiş insan. Öyle bir ışık yakmışlar ve tutmuşlar ki gözümüze-gözümüze, aydınlıktan sapmışız, haberimiz yok! Cesur da değilim hiç bu konuda. Korkuyorum Atatürk'ü içimden bile “kötülemeye”. Sanki başıma bir fenalık gelecekmiş gibi... Belki bu ülkenin 'Türk' olmakla mükafatlandırılmış vatandaşlarından olmasaydım daha cesur olabilirdim. Ne diyorum ben? Atatürk yalnızca Türklerin konusudur demeye mi getirdim? Tövbe-tövbe! Dönelim konumuza, “Türk” olmakla mükafatlandırılmışım bir defa. Bir de üstüne iki cumhuriyetçi öğretmenin evladı olmayayım mı? Bana koşulsuz şartsız Atatürk sevdası yazılmış, karar göklerden! Elbette sorgulayabilirdik, tartışabilirdik ama olumlu sonuçlara vardığımız sürece! Yoksa biz Atatürk eleştirilemez demiyoruz. (!)

Her sabah varlığımızı “Türk” varlığına armağan ederken, Türk olduğumuz için çok mutlu olduğumuzu bir grup “çocuk” kolektif bir şekilde haykırırken, günün birinde bu mutluluğun ve bu adanmışlığın ne denli yalpak ve yavan olduğunu fark edeceğimi bilmezdim. Ama ne yalan söyleyeyim, adamak ve ırk ne demek bilmeden, hatta Türk demenin bir ırkı anlattığını bilmeden, ülkemde Türklerden başkalarının yaşadığının da tam farkına varmadan ettiğim bu yeminler bana bir kış günü sobanın önünde oturmak gibi bir iç dinginliği verirdi. “Ben varlığını Türk varlığına armağan etmekten çekinmeyecek bir Atatürk askeriyim” Görev tamam! İçim rahattı. (Çocuktum yahu! Çocuk ve asker? Neyse...) Çok yıllar sonra o beton bahçede sıraya dizilen çocukların içinde “Türk” olmayanları düşünecek ve onların küçük çocuk yürekleri için acı acı ağlayacaktım.

Kolay olmadı bunca 'adanmışlıktan' sonra “Acaba mı?” virajını almam. Ne virajdı! Kendimi suçlu hissediyordum ama içimde gezinen o “acaba şeytanını” susturamadım bir türlü. Neyse ki içimdeki kahramanını korumak isteyen o çocuk buldu işin yolunu. “Atatürk Türk derken bir ırktan değil, bir ulustan bahsediyor.” dedim. (Ki bu görüşüm halen kısmen bakidir. Ulus devlet böyle bir şeydir. Merhametsiz mi? Allahtan devletlerin merhameti olmadığını dünya gerçekleri epey küçük yaşımda ezberletmişti bana) Çok da zor olmadı bunu savunmak. “Evet Türk demiş ama bir bakın bakalım neden demiş!” Bu yazıyı yazarken bir yandan da düşünüyorum, nedir bu yazı? Atatürk hakkındaki düşüncelerim için bir günah çıkarma mı? Buna ihtiyaç duymam bile aslında bazı şeyleri açıklamıyor mu? Neyse devam edeyim. Evet ne diyordum, Türk demiş ama neden demiş? “Nedenlerde boğulmaya ne lüzum var demiş işte! Ateşe mi atalım adamı Türk dedi diye!” Hayır hayır... Der elbet. Dönemin şartları var, ulus devlet düsturu var, var babam var. Böyle diye diye idare ettim bir süre ama sonra sordum “Türk demiş, demiş ama bu ne gibi sonuçlar doğurmuş?” Aynı zamanlarda bir baktım ki biz Türk kimliği dışındaki her kimlikle zoru olanlara karşı savaşırken Türk kimliğinin kendisiyle aramıza kara kedi girmiş. Ben kendimi ırkçı değil bilirdim, “Atatürk sempatizanı” ırkçı imiş adım bazılarının nezdinde. Sempatizan doğru kelime mi burada? Neyse... Neler doğurmuş bu “Türk kavramı”? Doğru muydu yani onlarca etnik kimliğin vatan bildiği topraklarda “Türk” diyerek hüküm sürmek? Niyet “tek kavram altında bir olmak” olsa bile, kötüye gitmez miydi, kanı kandan üstün tutanlar çıkmaz mıydı? “Türküm” demek her şeyi çözecek bir konuma getirilmez miydi? “Türküm” demek bir dayatma olmaz mıydı ileride? Kardeşinin boğazına sarılanlar olmaz mıydı? “Kardeş” lafı da yaşanan acıları romantikleştiriyor, evet haklısınız. Ama kardeş değilsek neyiz söylesenize? Komşu muyuz yani? Komşu dediğin tek ortak noktası yaşadığı konum olan insanlardır. Bizim paylaşımımız bu kadar mı sahiden? Ne bileyim işte... Neyse ne diyordum, kötüye gitmez miydi bu durum? Hiç mi düşünülmedi bunlar? Atatürk inanılmaz zeki bir adammış, düşünmüş olmalı. E düşündüyse burada bir kasıt mı aramalıyız? Tövbe-tövbe neler diyorum ben yine!

Velhasıl okudum 'kardeşlerim', Dersim'den başladım, beni “damarlarımda akan asil kan” yüzünden sizden üstün sayanların yaptıklarını bir-bir okudum. Bir kavgadır bugünlere gelmiş... “Feda olsun!” diyenler ve bir şeyler uğruna feda edilenler... O aynı bahçede birlikte haykırırcasına yemin ettiğim arkadaşlarım ve sonradan bana “Atatürk sempatizanı ırkçı” diyen arkadaşlarım... Birilerinin kurtarıcı olarak gördüğü ile birilerinin sorunların kaynağı olarak gördüğü aynı şey oluvermiş. Bir tarafta sınıfları ve etnik kimlikleri reddeden bir ‘çağdaşlık’ bir tarafta tarihi inkâr eden bir ‘çağdaşlık’… Atatürk mü tüm bunların sebebi? Bizim aklımızdaki ve vicdanımızdaki korkularımızın, nefretimizin veya gururumuzun sebebi olan Atatürk resminin çizeri Atatürk'ün kendisi mi? Bazılarımızın kurtarıcısı bazılarımızın ‘celladı’...

Atatürk kimdi kardeşlerim? “Ya istiklal ya ölüm” lafı da mı yanlıştı? Bu toprakları kurtaran devrimdeki eylemlerini takdir edip sonrasındaki liderlik politikalarını eleştirsek, (zira hiçbir lider günahsız değildir, olamaz.) kuruculuğunu, işgale karşı gösterdiği tutumu bilsek, tanısak, çocuklarımızı fedai gibi değil de konuşan, tartışan, fikirlere saygılı birer vatandaş olarak yetiştirsek... (Hem de ‘Türkiyeli’... ne hayal be!) Hiç mi olmazdı? Hiç mi olmaz?

Atatürk’ü sevenler vatanperver de sevmeyenler vatan haini miydi? Atatürk’ü sevmemek ‘çoğulculuk’ ve ‘kutsallara kanmamak’ Atatürk’ü sevmek “Türkleştirme” ve “kutsallaştırma” mıydı?

Hem Türklüğe ve Türkçülüğe duyulan nefretin hem de demokrasiye, laiklik kavramına duyulan nefretin, bu uç kesimlerin ortak düşmanı oluvermişti Atatürk. Şaşırmalı mıydım? Atatürk ismi yıllarca bu ülkenin ortak paydası yapılmaya çalışıldı. Ulus devlet işte! Tutkal lazım. Ama ortak paydamız derken daha da mı ayrı düşmüşüz biz öyle? Olmayacağını görmemişler mi bir türlü...

Şimdi ise pür memleket sevdası da yetmez olmuş. Eskiden ortak bir düşman karşısında da olsa birleşirdik. Şimdi ortak bir düşmanımız bile kalmamış bizim. Yüz küsur sene önce birilerinin avıydık, şimdi birbirimizin yemi olmuşuz. Acı acı ağlıyorum işte. Memleketim ve düşmanları arasında bir yere oturmuşum. İnanır mısınız kimseyi tanımıyorum. Bu sahipsiz ve isimsiz düzlükte bir taşa oturmuş acı acı ağlıyorum, memleketime ve düşmanlarına.

Atatürk kimdi kardeşlerim?

Bir insandı. Kimi bembeyaz boyalarla kimi simsiyah boyalarla boyadı onu. Onu sevsek de sevmesek de öteki olduk bir şekilde. Ama bana sorarsanız Atatürk tarihin puslu havasının arasından geçmiş bir cesur gri adamdı. Anısına saygıyla...

Buraya kadar okuduysanız benim için bu şarkıyı dinler misiniz?

https://www.youtube.com/watch?v=teMVfIOfFTk

İyi dileklerimle,

Yaren.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Düşüncelerinizi bana buradan yazabilirsiniz.