Ne safmışım çocukken! Hiç haberim yokmuş meğer. Her derste yüzüne baktığım, her sabah açtığı yolun yorulmaz bir yolcusu olduğumu yedi düvele ilan ettiğim, hatta okulda ve evde, aile büyüklerinin masalarında askeri, “fedaisi” olmayı öğrendiğim ve küçük vicdanımda kabullendiğim bu adamı tanımamışım. Tanıtmamışlar mı demeliyim yoksa bile isteye böyle tanıtmışlar mı? Öyle severdim ki onu, öyle biricikti ki benim için... Ona methiyeler düzdüğüm yazılar yazardım. Akrabalarım bayılırlardı! “Aferin Yaren sana! İşte Türk genci böyle olmalı!” derlerdi. Kıvanırdım tabii. Benim bu memlekete bir Atatürkçülük borcum vardı! Fikirlerine katıldığım ama yine de şüpheli gelen veyahut da hakkında kararsız kaldığım insanların hemen Atatürk’le alakalı düşüncelerini bilmek isterdim. Kendi vicdanımda onlara hak verişimi aklayabileyim, onlardan “emin” olayım diye. Onları iyice haklı çıkarmak için. “Atatürk'ü seven insan mutlaka doğru düşünüyordur” (!) Böyle bir sevgi yerleşivermiş küçük bir kızın yüreğine. Sevgi mi demeliyim? Mecbur bir sevgi desem çok mu ileri gitmiş olurum? Sahi, sevmemek gibi bir şansım var mıydı Atatürk’ü ne kadar översen o kadar çağdaş ve iyi sayıldığın o çevrelerde? Durun-durun! Yanlış oldu... Haşa! “Biz kimsenin sevip sevmemesine karışmıyoruz! Saygı duysun diyoruz. Sevmeyebilir, ama öyle ulu orta söylemesin onu da” (!) Ne kadar översen Atatürk’ü o kadar makbulsün bazılarının gözünde. Nereden mi biliyorum? Ben de az buçuk öyle düşünürdüm de ondan. Meğer yalnızca karanlıkta değil, çok parlaksa ışık aydınlıkta da önünü göremezmiş insan. Öyle bir ışık yakmışlar ve tutmuşlar ki gözümüze-gözümüze, aydınlıktan sapmışız, haberimiz yok! Cesur da değilim hiç bu konuda. Korkuyorum Atatürk'ü içimden bile “kötülemeye”. Sanki başıma bir fenalık gelecekmiş gibi... Belki bu ülkenin 'Türk' olmakla mükafatlandırılmış vatandaşlarından olmasaydım daha cesur olabilirdim. Ne diyorum ben? Atatürk yalnızca Türklerin konusudur demeye mi getirdim? Tövbe-tövbe! Dönelim konumuza, “Türk” olmakla mükafatlandırılmışım bir defa. Bir de üstüne iki cumhuriyetçi öğretmenin evladı olmayayım mı? Bana koşulsuz şartsız Atatürk sevdası yazılmış, karar göklerden! Elbette sorgulayabilirdik, tartışabilirdik ama olumlu sonuçlara vardığımız sürece! Yoksa biz Atatürk eleştirilemez demiyoruz. (!)
Her sabah varlığımızı
“Türk” varlığına armağan ederken, Türk olduğumuz için çok mutlu olduğumuzu bir
grup “çocuk” kolektif bir şekilde haykırırken, günün birinde bu mutluluğun ve
bu adanmışlığın ne denli yalpak ve yavan olduğunu fark edeceğimi bilmezdim. Ama
ne yalan söyleyeyim, adamak ve ırk ne demek bilmeden, hatta Türk demenin bir
ırkı anlattığını bilmeden, ülkemde Türklerden başkalarının yaşadığının da tam
farkına varmadan ettiğim bu yeminler bana bir kış günü sobanın önünde oturmak
gibi bir iç dinginliği verirdi. “Ben varlığını Türk varlığına armağan etmekten
çekinmeyecek bir Atatürk askeriyim” Görev tamam! İçim rahattı. (Çocuktum yahu!
Çocuk ve asker? Neyse...) Çok yıllar sonra o beton bahçede sıraya dizilen
çocukların içinde “Türk” olmayanları düşünecek ve onların küçük çocuk yürekleri
için acı acı ağlayacaktım.
Kolay olmadı
bunca 'adanmışlıktan' sonra “Acaba mı?” virajını almam. Ne virajdı! Kendimi
suçlu hissediyordum ama içimde gezinen o “acaba şeytanını” susturamadım bir
türlü. Neyse ki içimdeki kahramanını korumak isteyen o çocuk buldu işin yolunu.
“Atatürk Türk derken bir ırktan değil, bir ulustan bahsediyor.” dedim. (Ki bu
görüşüm halen kısmen bakidir. Ulus devlet böyle bir şeydir. Merhametsiz mi? Allahtan
devletlerin merhameti olmadığını dünya gerçekleri epey küçük yaşımda
ezberletmişti bana) Çok da zor olmadı bunu savunmak. “Evet Türk demiş ama bir
bakın bakalım neden demiş!” Bu yazıyı yazarken bir yandan da düşünüyorum, nedir
bu yazı? Atatürk hakkındaki düşüncelerim için bir günah çıkarma mı? Buna
ihtiyaç duymam bile aslında bazı şeyleri açıklamıyor mu? Neyse devam edeyim.
Evet ne diyordum, Türk demiş ama neden demiş? “Nedenlerde boğulmaya ne lüzum
var demiş işte! Ateşe mi atalım adamı Türk dedi diye!” Hayır hayır... Der elbet.
Dönemin şartları var, ulus devlet düsturu var, var babam var. Böyle diye diye
idare ettim bir süre ama sonra sordum “Türk demiş, demiş ama bu ne gibi
sonuçlar doğurmuş?” Aynı zamanlarda bir baktım ki biz Türk kimliği dışındaki
her kimlikle zoru olanlara karşı savaşırken Türk kimliğinin kendisiyle aramıza
kara kedi girmiş. Ben kendimi ırkçı değil bilirdim, “Atatürk sempatizanı” ırkçı
imiş adım bazılarının nezdinde. Sempatizan doğru kelime mi burada? Neyse...
Neler doğurmuş bu “Türk kavramı”? Doğru muydu yani onlarca etnik kimliğin vatan
bildiği topraklarda “Türk” diyerek hüküm sürmek? Niyet “tek kavram altında bir
olmak” olsa bile, kötüye gitmez miydi, kanı kandan üstün tutanlar çıkmaz mıydı?
“Türküm” demek her şeyi çözecek bir konuma getirilmez miydi? “Türküm” demek bir
dayatma olmaz mıydı ileride? Kardeşinin boğazına sarılanlar olmaz mıydı? “Kardeş”
lafı da yaşanan acıları romantikleştiriyor, evet haklısınız. Ama kardeş
değilsek neyiz söylesenize? Komşu muyuz yani? Komşu dediğin tek ortak noktası
yaşadığı konum olan insanlardır. Bizim paylaşımımız bu kadar mı sahiden? Ne
bileyim işte... Neyse ne diyordum, kötüye gitmez miydi bu durum? Hiç mi
düşünülmedi bunlar? Atatürk inanılmaz zeki bir adammış, düşünmüş olmalı. E
düşündüyse burada bir kasıt mı aramalıyız? Tövbe-tövbe neler diyorum ben yine!
Velhasıl okudum
'kardeşlerim', Dersim'den başladım, beni “damarlarımda akan asil kan” yüzünden sizden
üstün sayanların yaptıklarını bir-bir okudum. Bir kavgadır bugünlere gelmiş... “Feda
olsun!” diyenler ve bir şeyler uğruna feda edilenler... O aynı bahçede birlikte
haykırırcasına yemin ettiğim arkadaşlarım ve sonradan bana “Atatürk sempatizanı
ırkçı” diyen arkadaşlarım... Birilerinin kurtarıcı olarak gördüğü ile
birilerinin sorunların kaynağı olarak gördüğü aynı şey oluvermiş. Bir tarafta
sınıfları ve etnik kimlikleri reddeden bir ‘çağdaşlık’ bir tarafta tarihi inkâr
eden bir ‘çağdaşlık’… Atatürk mü tüm bunların sebebi? Bizim aklımızdaki ve
vicdanımızdaki korkularımızın, nefretimizin veya gururumuzun sebebi olan
Atatürk resminin çizeri Atatürk'ün kendisi mi? Bazılarımızın kurtarıcısı
bazılarımızın ‘celladı’...
Atatürk kimdi
kardeşlerim? “Ya istiklal ya ölüm” lafı da mı yanlıştı? Bu toprakları kurtaran
devrimdeki eylemlerini takdir edip sonrasındaki liderlik politikalarını
eleştirsek, (zira hiçbir lider günahsız değildir, olamaz.) kuruculuğunu, işgale
karşı gösterdiği tutumu bilsek, tanısak, çocuklarımızı fedai gibi değil de
konuşan, tartışan, fikirlere saygılı birer vatandaş olarak yetiştirsek... (Hem
de ‘Türkiyeli’... ne hayal be!) Hiç mi olmazdı? Hiç mi olmaz?
Atatürk’ü
sevenler vatanperver de sevmeyenler vatan haini miydi? Atatürk’ü sevmemek
‘çoğulculuk’ ve ‘kutsallara kanmamak’ Atatürk’ü sevmek “Türkleştirme” ve
“kutsallaştırma” mıydı?
Hem Türklüğe ve
Türkçülüğe duyulan nefretin hem de demokrasiye, laiklik kavramına duyulan nefretin, bu uç
kesimlerin ortak düşmanı oluvermişti Atatürk. Şaşırmalı mıydım? Atatürk ismi
yıllarca bu ülkenin ortak paydası yapılmaya çalışıldı. Ulus devlet işte! Tutkal
lazım. Ama ortak paydamız derken daha da mı ayrı düşmüşüz biz öyle?
Olmayacağını görmemişler mi bir türlü...
Şimdi ise pür
memleket sevdası da yetmez olmuş. Eskiden ortak bir düşman karşısında da olsa
birleşirdik. Şimdi ortak bir düşmanımız bile kalmamış bizim. Yüz küsur sene
önce birilerinin avıydık, şimdi birbirimizin yemi olmuşuz. Acı acı ağlıyorum
işte. Memleketim ve düşmanları arasında bir yere oturmuşum. İnanır mısınız
kimseyi tanımıyorum. Bu sahipsiz ve isimsiz düzlükte bir taşa oturmuş acı acı
ağlıyorum, memleketime ve düşmanlarına.
Atatürk kimdi
kardeşlerim?
Bir insandı. Kimi
bembeyaz boyalarla kimi simsiyah boyalarla boyadı onu. Onu sevsek de sevmesek
de öteki olduk bir şekilde. Ama bana sorarsanız Atatürk tarihin puslu havasının
arasından geçmiş bir cesur gri adamdı. Anısına saygıyla...
Buraya kadar okuduysanız benim için bu şarkıyı dinler misiniz?
https://www.youtube.com/watch?v=teMVfIOfFTk
İyi dileklerimle,
Yaren.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Düşüncelerinizi bana buradan yazabilirsiniz.