26 Ağustos 2020 Çarşamba

Adalet?


18 yaşındaki genç kadına günlerce işkence eden, tecavüz eden, ölümüne sebep olan Musa Orhan dün gece serbest bırakıldı. Fotoğrafta gördüğünüz kadın, öldürülen genç kadının annesi. 

"Kutsal devletimiz" gereğini düşünmüş, "şanlı askerimizi" aklamış.

Şu canına yandığımın memleketinde parsel parsel toprak var. Diyorum ki bazen uzansam memleketimin toprağına şöyle boylu boyunca, ovalarını yorgan gibi üstüme çeksem de ağlasam. Şöyle yüzümü ekşite ekşite, feryat figan, hüngür hüngür ağlasam. Sonra şu memleketin tüm camını çerçevesini indirsem. İçimdeki öfke diner mi dersiniz? Ferahlar mıyım? 

Peki diner mi bizim acılarımız? Alınmış olur mu intikamlarımız? Çözülür mü olmayasıca dertlerimiz?

Ne zaman bitecek Allahım?

Kocaman insanları yok ederek küçültüyorlar bu ülkeyi. Sığamayanları, küçülmeyenleri yok ediyorlar önce. Sonra olduğu kadar yaşayanlara da iniyor zalimlik. Sonra masumları, hayatında bir fidana bile sert dokunmamış insanları alıyorlar. Hepimiz çürüyoruz. Farkında olmadan aldığımız nefesler sıklaşıyor, daha çok of diyoruz, acılar büyüyor, kavga büyüyor, ömür kısalıyor. Çırpınıyor bazıları. Doğru veya yanlış, kafeslendikleri o küçük alanda bir ses yükseltmek dertleri. Bazıları “Fazla umutlanma sonra çok üzülürsün.” diyor. Hiçbirine “yanlışsın” diyemem ki. Doğru ya da yanlış kalmamış artık. Ne çare olur bütün bu olup bitene? Hiç bilmiyorum...

Ne benim içimdekileri dökmem çare ne de öylece susup oturmam. “Neden kimse bir şey yapmıyor?” da diyemem artık, “Ne olursa olsun!” da.

Ne zaman bitecek Allahım? 

Ölsen ölünür bu memlekette kederden.


24 Ağustos 2020 Pazartesi

TÜRKİYE VE KARDEŞLİK

Dün bir şey okudum Twitter’da. Ölen yengelerini yıkamak için kilise gasil hanesine giden yaşları yetmiş civarı üç Ermeni kadına, bindikleri taksinin şoförü “Ben ne Ermeni taşırım ne patrikhaneye giderim!” diye küfürler ederek bağırmış. Bunu okuduktan sonra tam bu ülkeden daha ne kadar utanabilirim acaba diye sorguluyordum ki bir kadının yorumunu gördüm “Biz de hep dört ayaklı minareye gideriz, Surp Giragos’a değil. Ya da Melik Ahmet Camii’ne gideriz, Meryem Ana Kilisesi’ne değil…” diyordu. İnsanlara yaşatılanlara inanamadım. Neye inanamadıysam! Bilmiyor muyum insanımızın “hoşgörüsünü”. Hiç de anlamamışımdır bu hoşgörü meselesini.  Hoşgörü sıkıntılı bir duruma karşı duyulan sabır ve iyi niyet değil midir? Ne gibi bir sıkıntısı var ki Türk olmamanın? Gördükçe, okudukça, büyüdükçe daha iyi anlıyorum ki farkında olmasak da iyi niyetimizle bile ezmişiz insanları. Yanlarında olurken bile boğmuşuz “kardeşlik” sözlerimizle. Onları sokaktan geçen sıradan bir vatandaş olarak görmemiş nefret edenimiz de sevenimiz de.

 

İncil’de Yuhanna 4: 20-21 der ki: “Tanrı'yı seviyorum” deyip de kardeşinden nefret eden yalancıdır. Çünkü gördüğü kardeşini sevmeyen, görmediği Tanrı'yı sevemez.” Rakel Dink de Hrant Dink’in katledilişinin 10. yılında, anma töreninde aynı cümleyi kurmuştu. Doğru. Görmediği Tanrı’yı seven nasıl olur da gördüğü cana kıyar…? Ama o zaman demiştim ki kendi kendime, gördüğümüz kardeşimizi sevmek meselesi değil belki de bu. Biz hiç kardeş olduk mu sahi? Olabildik mi? Becerdik mi bunu? Bir “Biz bu topraklarda kardeşçe yaşadık yıllarca” masalıdır anlatılır durur. Doğru mu bu anlatılanlar? Kardeşçe yaşadık, bu topraklar hepimizin ya hani? Nasıl oldu da o zaman biz kardeşimize kıydık? Kardeşimizin kanını kendi kanımızdan aşağı gördük? Ne zaman bitti bu kardeşçe yaşama? 1915 mi bittiği tarih? Sivas’ta mı bitti? Diyarbakır cezaevinde mi? Kürtçe şarkılara ceza kestiğimiz zaman mı? 6-7 Eylül olayları sırasında mı? Gazi Mahallesi olaylarında mı bitti yoksa “kardeşlik”? Yoksa hiç yoktu kardeşlik de biz bunu da mı üstü örtülü ırkçılığımıza, tekçiliğimize meze ettik? “Ermeniler de bu toprakların bir rengi.” dedik ama bu cümledeki “de” hiç batmadı mı gözümüze?  “Biz kardeşçe yaşıyorduk ama bazıları rahatsız oldu bundan” dedik de sorumluluğu atıverdik mi omzumuzdan... “Bazı Kürtler hiç “öyle” değil” dedik?  Azınlıklara nefret kusarken bile “olay çıkarmaya meyilli” olanlara yaptık bunu. Ayrımcılığımızın içine de ayrımcılık soktuk. Sayıları azsa bir de hiç “olay” çıkarmadılarsa onları toptan yok saydık. E yeri geldiğinde sözümüzü de esirgemedik tabii! Böldürtmeyiz bu ülkeyi! “Makul” azınlıkları sevdik, sevmedik değil. Onlarla mahallemizi, ekmeğimizi, kelamımızı “paylaştık”. Biz onlarla bu topraklarda kardeşçe yaşadık(!) “Lütfettik”!

 

Hadi itiraf edelim mi hep beraber! Sözüm sizlere Türkler. Irkdaşlarım(!) Haydi itiraf edelim, biz bu topraklarda Türk olmayanları hep misafir gibi gördük. Bu topraklar hep onların olduğundan çok bizim diye bildik. Sanki onlar bizim vatanımıza gelmiş de biz "hoşgörü" gösterip "kardeşçe" yaşamışız sonra onlar öyle durduk yere adalet ve eşitlik istemişler biz de şaşırıp kalmışız. Ama tabii bazılarımız onlara bir zeval geldiğinde “Onları korumalıydık.” diye hayıflandık. Korunması, kollanması gerekir "misafirin" çünkü. Koruyamadık mı işte o zaman da “kahrolsun bizi bölmek isteyenler” dedik gitti. Yapılan zulümlerden bahsedenlere de “Ya sev ya terk et!” dedik. Çok severiz bu lafı! Ya sev ya terk et! Kimin toprağından kimi kovuyorduk acaba? İşte bunu soran hiç olmadı. Ama sahi, bu topraklarda misafir mi onlar? Bu soruya kendi vicdanınızda cevap verin. Belki farkında olmadan içinizde taşıdığınız ön yargılardan azade değilsiniz. Belki Türk olmayan vatandaşların Türklere duyduğu öfke sizi sinirlendiriyor. “E onlar da ırkçılık yapıyor işte!” diyorsunuz. Ne kolay deyiveriyorsunuz! İnsanlar adını söylemeye çekinirken “Türkler bize bunları bunları yaptı” diye saydıklarında “Tüm Türkler aynı mı!!” diyorsunuz. E değil elbet. Mesele Türklerin Türk olması değil. Mesele Türklerin bu zehirli Türkçülüğü, tekçiliği. Bin bir baskıyla hayatlarını cehenneme çevirdiğiniz insanların öfkesinin, adalet arayışının önüne “Her Türk böyle değil.” diyerek set çekmeyin. Dinleyin. Ben değil ama benim mensup olduğum ırkı savunduğunu söyleyenler bu insanlara neler yapmış diye sorun. Öğrenin. Türklüğünüzün omzuna astığınız, farkında olmadan sizi aşağı çekip duran o apoletleri çıkarın atın. Kimseden üstün değiliz şu dünyada. Tekrarlayalım İncil’in kelamını: “Tanrı'yı seviyorum” deyip de kardeşinden nefret eden yalancıdır. Çünkü gördüğü kardeşini sevmeyen, görmediği Tanrı'yı sevemez.”

 

Ve o zalimlerden biri okur mu bu yazımı bilmiyorum. Umarım okur da şimdi diyeceklerimi görür. Haydi durmayın insanları dillerinden, dinlerinden, kimliklerinden koparın. Yaratandan ötürü sevdiğiniz yaratılandan aman ha sakın sözünüzü sakınmayın! Sonra başınızı o günahkar secdeye yaslayın ve yalvarın. Yalvarın ki, Allah’ınız sizi affetsin.

 

Azınlık hakları insan haklarıdır. Bir ülkede yasalar önünde veya toplumun içinde, "her" vatandaş “eşit” değilse, kimse eşitlikten, özgürlükten bahsedemez. Ben “damarlarımda akan asil kandan” aldığım ayrıcalıklarımı bir kalemde silmeye razıyım. Ben ayrıcalık istemiyorum. Kanımızı, büstlerimizi, ayrıcalıklarımızı değil, ben insanları seviyorum. İnsanları sevmenin başıma büyük belalar açabileceği bir ülkenin vatandaşı olarak, insanları seviyorum.

“Kız mıdır kadın mıdır”

Ülkemdeki yerimi idrak ediyorum yavaş yavaş. O yavan “Olamaz ya!” inkarı yerini önce “Yazıklar olsun!” sitemine, sonra da “Lanet olsun!” öfkesine bırakıyor. Nedir benim yerim genç bir kadın olarak? Hamdolsun önünden geçtiğim kraathanelerden tarafıma yönelen bakışlardan anlıyorum bunu. Hamdolsun ki siyasilerin bedenim üstünden yürüttüğü “atışmalardan” pek güzel anlıyorum bunu. Daha pek çok şeyden anlıyorum bu ülkedeki yerimi. Ne de kıymetliymişim ben (!) Ailemin adına “leke” getirmeden büyüyüp yetişkin oldum, şimdi sırada ona evlatlar vereceğim bir koca bulmakta. Sonra ömrüm kayınpederime ve onun ismine leke getirmemeye imtina ederek geçecek inşallah (!) Kızım olursa ona da aynen bunları öğreteceğim (!) Sonra erişeceğim o “kadınlık” ve “analık” mertebesine. Çünkü benim ancak bir erkeğin izin verdiği sınırlar içerisinde, ona uygun olacak şekillerde kadın olmaya iznim var. E “kadın” olabilmem için evli olmam gerektiğini söylememe gerek yok herhalde? Başka türlü “kadın mıyım kız mıyım” nereden bilecekler?

Nedir beni bu kadar sinirlendiren gözünü seveyim? Bilmiyor muyum zaten bu toplumun kadına verdiği “değeri”? Bir şey hatırladım dün izlediğim bir video sayesinde. O attırdı şalterlerimi. Hatırlarsınız, 2011’de o zamanın başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Ankara’daki eylemlerde kalçası kırılan Dilşat Aktaş’ı ima ederek “Ankara’da bir polis panzerine tırmanan bir tane kız mıdır kadın mıdır bilemem” demişti. Erdoğan’ın sözlerini eleştirmek için konuşmasına başlayan Kemal Kılıçdaroğlu da “Git kontrol et bari. Bırak başbakanlığı, git kontrol et.” demişti. Kılıçdaroğlu’nun dediği lafı dün hatırladım. Peki nedir bu sözlerin açılımı? Hep beraber bir daha okuyalım: “kız mıdır kadın mıdır bilemem” Mevzu burada bahsi geçen kadının yaşından dolayı yaşanan bir çekince mi? Hepimiz çok iyi biliyoruz ki değil. Konu bahsi geçen kadının cinsel deneyimi. Konu, hepimizin alışık olduğu o eril dille anlatırsam “vermiş mi vermemiş mi” meselesi. Evet, başbakan ülkesindeki eylemlerde yaralanan bir vatandaştan bahsederken bunu sorguluyor. Ülkesindeki vatandaştan bahsederken onun cinsel deneyimini baz almak istiyor, bilmek istiyor “kadın mı kız mı”! Başka türlü içi rahat etmez çünkü! Emin olmak istiyor yahu! Ya “kızsa”? Ailesinin adına biz zeval gelir. Kadınsa zaten mesele yok. Kadınsa onun için ince düşünmeye gerek yok. Öte taraftan da eyleme katılan, polise direnen bir kadının cinsel hayatının başlamış olacağından şüpheleniyor Erdoğan. Tahminine göre o kadının bir cinsel deneyimi vardır ki öyle sokaklara dökülüp polise artistlik yapıyor(!) Evli olmadan cinsellik yaşayan bir kadın her manada ‘yırtıktır’ ne de olsa. Normaldir onun böyle şeyler yapması. O saygıdeğer bir kadın değildir. “Kötü kadındır”. Ah pardon-pardon, “kötü kadın” tanımını seks işçisi kadınlara layık görüyordu toplumumuz. Karıştırdım, kusura bakmayın.

Gelelim Kılıçdaroğlu’nun ettiği lafa. Onu da bir daha okuyalım: “Git kontrol et bari.” O kadar merak ettiysen git kontrol et diyor yani Kılıçdaroğlu. “Sen bir başbakan olarak neden vatandaşın kız mı kadın mı olduğuyla ilgileniyorsun yahu?” demeye çalışıyor anladığım kadarıyla.

Muhalefet partisinin, Türkiye’de büyük bir kesimin kendilerini temsil etmesi için oy verdiği partinin lideri, başbakanın bu lafı etmesinin lüzumlu olup olmadığını tartışıyor da bu lafın ne kadar cinsiyetçi ne denli çirkin ve hadsiz olduğunu tartışmıyor. Bu lafı bir başbakanın etmesini eleştiriyor ama lafın kendisiyle bir problemi yok anlaşılan. Yani lafın kendisinde bir sıkıntı yok da söyleyenin iktidar partisinin lideri olması sıkıntı. Başbakanın bu lafı etmesini eleştirirken de bunu aynı rezil ve eril dili devam ettirerek yapıyor. “Bir başbakan neden böyle konuşur” demiyor da “Git kontrol et bari.” diyor. Yani görüyorum ki kız kardeşlerim, bizler “kadın mı kız mı” olduğu büyük merak konusu olan, dileyenin gelip rahatlıkla üzerinde bunun sağlamasını yapabileceği varlıklarız onların gözünde. Ülkemizin bize layık gördüğü yer burası. Aman buradan fazla kıpırdamayın(!)

E Erdoğan ve Kılıçdaroğlu karşılıklı “atışmışlar” bize de “hepiniz aynısınız” demek mi düşer? Ne dersiniz? Çok da öfkelenmeyelim. Malum toplumumuz öfkeli kadın da sevmez. İlkokulda çiçek olurduk ya hani? İşte toplum kadınlardan bunu ömürleri boyunca yapmalarını bekliyor ki toplumun gözünde “çiçek” olabilsinler. “Cennet ayaklarının altında” olabilsin.

Cennetiniz de çiçeğiniz de sizin olsun. Biz hayatımızı cehenneme çevirenlerden hesap sorma peşindeyiz.

Bu vesileyle bir kez daha: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ YAŞATIR! 

RESMİ DİL VE ANADİL

Türkiye’nin resmi dili Türkçedir. Bunu biliyoruz. Resmi dil nedir? Resmi dil bir ülkede anayasa veya kanun ile kabul edilen dili tanımlamak için kullanılan terimdir. Peki Türkiye’de sokakta konuşulan dil, evlerin masalarında konuşulan dil, bir çocuğun arkadaşlarıyla şakalaştığı dil yalnızca Türkçe mi? Değil. Bunu da biliyoruz.  Anadil diye bir kavram var. Anadil, insanın doğumundan itibaren edindiği dildir. Türkiye’ de birçok vatandaşın anadili Türkçe değil. Kürtçe, Ermenice, Rumca, Süryanice, Çerkezce, Zazaca, Lazca… Daha birçok dil. Bunları da pek tabii biliyoruz. Size bilmediğimiz bir şey söyleyeyim mi? Türkiye’de Ermeniler Batı Ermenicesi konuşurlar. Bu dil UNESCO’nun Tehlikede olan Dünya Dilleri Atlasındadır. Yani yok olmaya yüz tutmuş -yok edilmiş- dillerdendir. Süryanice de halen Türkiye’de konuşulan ama yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan bir dildir. Kürtçe Türkiye’de nüfusun %8,97’sinin konuştuğu bir dildir. Evet bu bilgiler cepte. Şimdi asıl konumuza gelelim.

Resmi dil bilinmeli mi? Evet. Resmi dili öğrenmek bir vatandaşın görevi, resmi dili öğretmek ise devletin görevidir.  İdeali böyle. Peki gerçekler? Türkiye’nin resmi dili olan Türkçeyi bilmeyen vatandaşlar var. Peki bir vatandaş neden resmi dili öğrenemez ya da öğrenmek istemez? Birçok sebebi olabilir. Tüm olası önyargılarınızı bırakıp okumanızı rica ediyorum. Anadiliniz Türkçe ise bile, olmadığını düşünün.

Devlet dilinize yıllarca sistematik bir şekilde inkar politikası uygulamış olabilir. Reddetmiş olabilir. Ailenizden öğrendiğiniz dili sosyal hayatta kullandığınız için, bu dilde şarkılar söylediğiniz için cezalandırılmış, ayrımcılığa uğramış olabilirsiniz. Tüm bunların karşısında vatandaşı olduğunuz ülkenin resmi dilini öğrenmeye gönüllü değilseniz, sizi suçlamalı mıyız? Yoksa bu tutumunuzun seneler boyu süregelen baskı ve asimile düzeninin bir uzantısı olduğunu mu düşünmeliyiz?

Gelelim resmi dilin ne sebeplerle öğrenilemeyeceğine. Yaşadığınız yerde okul yoktur, öğrenemezsiniz. Okul vardır ama gidemezsiniz çünkü çalışmanız, geçinmek için para kazanmanız lazımdır, ailenizin sizi okutmaya durumu el vermez öğrenemezsiniz. Okul vardır, okuyacak imkanınız da ama aileniz okutmaz, öğrenemezsiniz. Peki bu durumda siz mi suçlusunuz? Yoksa içinde bulunduğunuz durum ve sizin en temel haklarınızdan olan eğitimi size sağlayamayan devlet mi?

Peki toplumun içinde durum nasıl? Yani bu anadil meselesi toplumda nasıl karşılık buluyor? İnsanımız Laz olduğunu bildiği birine “Lazca konuşsanaa!” diyerek toplumda anadili Türkçe değil de Lazca olan birinin varlığını kolayca kabullenebilir hatta bu dilin konuşulmasını teşvik edebilirken, Kürt olduğunu, Ermeni olduğunu, Rum olduğunu, Süryani olduğunu öğrendiği insanlara aynı gözle bakamıyor. Bu dilleri duymuyor, kabul etmiyor. “Türkiye’nin resmi dili Türkçedir!” deyiveriyor hemen. Neden? “Lazlar hiç ayaklanmıyor da ondan!” diyenler çıkacaktır. Ayaklanmak mı? Dilinin, dininin, kimliğinin yok edilmek istenişine karşı çıkmak “ayaklanmak” mı oluyor?

Öte yandan bizler İngilizceye, bilumum Avrupa dillerine epey meraklıyızdır. Avrupa dillerinde eğitim veren özel statülü okullarda okusun isteriz çocuklarımız. Arapça tabelalar asmaktan da geri durmayız. “Aynı şey mi canım? Biri eğitim biri turizm için.” Dediğinizi duyar gibiyim. Aynı şey değil. Çok haklısınız. Hiç aynı şey değil. Zira vatandaşın anadili bize turizm getirisi sağlayacak dilden, eğitimimize katkı sağlayacak dilden daha değerli olmalıydı. Hiç ama hiç aynı şey değil! Yabancı dili öğrenmek ve kullanmak normal görünürken ve teşvik edilirken (ki normaldir ve teşvik edilmelidir) vatandaşların anadili böyle yok sayılmamalıydı. O dillerde söylenen şarkılara ceza kesilmemeliydi. O dilleri konuşan vatandaşlar darp edilmemeliydi. Olmamalıydı bunlar. Belki o zaman birilerinin çıkıp “Türkiye’nin resmi dili Türkçedir.” demesi bu kadar yaralayıcı olmazdı. Zaten mesele sadece “Resmi alanlarda resmi dil konuşulur.” değil. Mesele toplumun bir kısmının, bazı insanların anneleriyle, sevgilileriyle, arkadaşlarıyla konuştuğu, ağladığı, güldüğü dili, yani anadilini konuşmasıyla zoru olması. Konu neden resmi dilin öğrenilmediği veya öğretilmediğini hiç sorgulamıyor oluşumuz. Neyse ki “Biz kardeşiz!” demeyi çok iyi biliyoruz(!)

Not: Saymadığım tüm dilleri konuşanlardan özür dilerim. Çoğunluğa hitap etmesi açısından en bilinenleri örnek gösterdim. Bu ülkede konuşulan her dil vardır, konuşulacaktır ve kıymetlidir.

 

İyi dileklerimle,

Yaren.

23 Ağustos 2020 Pazar

#İstanbulSözleşmesiYaşatır

Fatma Altınmakas

Unutamadığım kadınlar var. Hiç tanımamış olmama rağmen. Bu kadınlardan biri Fatma Altınmakas. Benden 10 küsur yaş büyükmüş öldürüldüğünde. 6 çocuğu varmış. 7.çocuğuna hamileymiş. 14 Temmuz günü katledilene kadar daha kaç sefer öldürülmüş bu çürümüş düzen içinde, düşüne düşüne kafayı yiyecek gibi oluyorum. Kocasının kardeşi Sinan Altınmakas onunla 'birlikte' olmak istiyor, girişimlerde bulunuyor. Sözlü taciz ve şiddet başlıyor yani. İstemiyor Fatma. Dile getiriyor bunu defalarca. Ama taciz durmuyor, tehdit giriyor işin içine. Ölümle tehdit ediliyor. “Seni de kocanı da çocuklarını da öldürürüm” diyor fail. Korkuyor Fatma. Ailesini korumak istiyor. Kocasının kardeşi tarafından defalarca tecavüze uğruyor. Şiddetin her türlüsü var anlayacağınız. Psikolojik, sözlü, fiziksel, cinsel. Ailesine bir şey olmasından korkuyor,  konuşamıyor Fatma. Ama şiddet bitmiyor, artık dayanamıyor. Sesini çıkarıyor. Şikayet etmeye gidiyor. Türkçe bilmiyor.  Kürtçe tercüman sağlamıyorlar Fatma’ya. Gördüğü şiddeti anlatamıyor. “Delil yetersizliğinden” serbest kalıyor fail. Bu defa da Fatma’yı hayatı boyunca defalarca 14 Temmuzda da son kez öldüren toplum baskısı giriyor devreye. Herkes Fatma’nın kocasına “Karın kardeşine iftira attı. Bu işi çözmek gerekir. Sen gereğini yapmazsan biz ikinizi de hallederiz.” diyor. Fatma kocası Kazım Altınmakas tarafından katlediliyor. Soruyorum size? Fatma'nın katili kim? Yalnızca tetiği çeken mi? 

Fatma Altınmakas, ona yaşatılan hayat ve son ülkemizin gerçeğidir. Fatma Altınmakas içinde yıllarımızı çürüttüğümüz bu kokuşmuş düzenin kurbanı. Mevzu ölmek veya öldürülmekten ibaret değil. Mevzu bunu meşru kılan bu yere batası zihniyet. Sorgulanmayan ‘doğrular’, kaybolan hayatlar, hesabı sorulmayan suçlar, nesilden nesile aktarılan bu nefret ve şiddet geleneği... Fatma’nın katili aslında farkında olmasak bile hepimiziz.

Tecavüz faili Sinan Altınmakas hala serbest. Fatma'yı unutmayın.

Buraya kadar okuduysanız rica ediyorum İstanbul Sözleşmesini de okuyun. 

İstanbul Sözleşmesi yaşatır! 

İstanbul Sözleşmesi:  https://rm.coe.int/1680462545

İyi dileklerimle,

Yaren.

Atatürk'ü Affetmek

Ne safmışım çocukken! Hiç haberim yokmuş meğer. Her derste yüzüne baktığım, her sabah açtığı yolun yorulmaz bir yolcusu olduğumu yedi düvele ilan ettiğim, hatta okulda ve evde, aile büyüklerinin masalarında askeri, “fedaisi” olmayı öğrendiğim ve küçük vicdanımda kabullendiğim bu adamı tanımamışım. Tanıtmamışlar mı demeliyim yoksa bile isteye böyle tanıtmışlar mı? Öyle severdim ki onu, öyle biricikti ki benim için... Ona methiyeler düzdüğüm yazılar yazardım. Akrabalarım bayılırlardı! “Aferin Yaren sana! İşte Türk genci böyle olmalı!” derlerdi. Kıvanırdım tabii. Benim bu memlekete bir Atatürkçülük borcum vardı! Fikirlerine katıldığım ama yine de şüpheli gelen veyahut da hakkında kararsız kaldığım insanların hemen Atatürk’le alakalı düşüncelerini bilmek isterdim. Kendi vicdanımda onlara hak verişimi aklayabileyim, onlardan “emin” olayım diye. Onları iyice haklı çıkarmak için. “Atatürk'ü seven insan mutlaka doğru düşünüyordur” (!) Böyle bir sevgi yerleşivermiş küçük bir kızın yüreğine. Sevgi mi demeliyim? Mecbur bir sevgi desem çok mu ileri gitmiş olurum? Sahi, sevmemek gibi bir şansım var mıydı Atatürk’ü ne kadar översen o kadar çağdaş ve iyi sayıldığın o çevrelerde? Durun-durun! Yanlış oldu... Haşa! “Biz kimsenin sevip sevmemesine karışmıyoruz! Saygı duysun diyoruz. Sevmeyebilir, ama öyle ulu orta söylemesin onu da” (!) Ne kadar översen Atatürk’ü o kadar makbulsün bazılarının gözünde. Nereden mi biliyorum? Ben de az buçuk öyle düşünürdüm de ondan. Meğer yalnızca karanlıkta değil, çok parlaksa ışık aydınlıkta da önünü göremezmiş insan. Öyle bir ışık yakmışlar ve tutmuşlar ki gözümüze-gözümüze, aydınlıktan sapmışız, haberimiz yok! Cesur da değilim hiç bu konuda. Korkuyorum Atatürk'ü içimden bile “kötülemeye”. Sanki başıma bir fenalık gelecekmiş gibi... Belki bu ülkenin 'Türk' olmakla mükafatlandırılmış vatandaşlarından olmasaydım daha cesur olabilirdim. Ne diyorum ben? Atatürk yalnızca Türklerin konusudur demeye mi getirdim? Tövbe-tövbe! Dönelim konumuza, “Türk” olmakla mükafatlandırılmışım bir defa. Bir de üstüne iki cumhuriyetçi öğretmenin evladı olmayayım mı? Bana koşulsuz şartsız Atatürk sevdası yazılmış, karar göklerden! Elbette sorgulayabilirdik, tartışabilirdik ama olumlu sonuçlara vardığımız sürece! Yoksa biz Atatürk eleştirilemez demiyoruz. (!)

Her sabah varlığımızı “Türk” varlığına armağan ederken, Türk olduğumuz için çok mutlu olduğumuzu bir grup “çocuk” kolektif bir şekilde haykırırken, günün birinde bu mutluluğun ve bu adanmışlığın ne denli yalpak ve yavan olduğunu fark edeceğimi bilmezdim. Ama ne yalan söyleyeyim, adamak ve ırk ne demek bilmeden, hatta Türk demenin bir ırkı anlattığını bilmeden, ülkemde Türklerden başkalarının yaşadığının da tam farkına varmadan ettiğim bu yeminler bana bir kış günü sobanın önünde oturmak gibi bir iç dinginliği verirdi. “Ben varlığını Türk varlığına armağan etmekten çekinmeyecek bir Atatürk askeriyim” Görev tamam! İçim rahattı. (Çocuktum yahu! Çocuk ve asker? Neyse...) Çok yıllar sonra o beton bahçede sıraya dizilen çocukların içinde “Türk” olmayanları düşünecek ve onların küçük çocuk yürekleri için acı acı ağlayacaktım.

Kolay olmadı bunca 'adanmışlıktan' sonra “Acaba mı?” virajını almam. Ne virajdı! Kendimi suçlu hissediyordum ama içimde gezinen o “acaba şeytanını” susturamadım bir türlü. Neyse ki içimdeki kahramanını korumak isteyen o çocuk buldu işin yolunu. “Atatürk Türk derken bir ırktan değil, bir ulustan bahsediyor.” dedim. (Ki bu görüşüm halen kısmen bakidir. Ulus devlet böyle bir şeydir. Merhametsiz mi? Allahtan devletlerin merhameti olmadığını dünya gerçekleri epey küçük yaşımda ezberletmişti bana) Çok da zor olmadı bunu savunmak. “Evet Türk demiş ama bir bakın bakalım neden demiş!” Bu yazıyı yazarken bir yandan da düşünüyorum, nedir bu yazı? Atatürk hakkındaki düşüncelerim için bir günah çıkarma mı? Buna ihtiyaç duymam bile aslında bazı şeyleri açıklamıyor mu? Neyse devam edeyim. Evet ne diyordum, Türk demiş ama neden demiş? “Nedenlerde boğulmaya ne lüzum var demiş işte! Ateşe mi atalım adamı Türk dedi diye!” Hayır hayır... Der elbet. Dönemin şartları var, ulus devlet düsturu var, var babam var. Böyle diye diye idare ettim bir süre ama sonra sordum “Türk demiş, demiş ama bu ne gibi sonuçlar doğurmuş?” Aynı zamanlarda bir baktım ki biz Türk kimliği dışındaki her kimlikle zoru olanlara karşı savaşırken Türk kimliğinin kendisiyle aramıza kara kedi girmiş. Ben kendimi ırkçı değil bilirdim, “Atatürk sempatizanı” ırkçı imiş adım bazılarının nezdinde. Sempatizan doğru kelime mi burada? Neyse... Neler doğurmuş bu “Türk kavramı”? Doğru muydu yani onlarca etnik kimliğin vatan bildiği topraklarda “Türk” diyerek hüküm sürmek? Niyet “tek kavram altında bir olmak” olsa bile, kötüye gitmez miydi, kanı kandan üstün tutanlar çıkmaz mıydı? “Türküm” demek her şeyi çözecek bir konuma getirilmez miydi? “Türküm” demek bir dayatma olmaz mıydı ileride? Kardeşinin boğazına sarılanlar olmaz mıydı? “Kardeş” lafı da yaşanan acıları romantikleştiriyor, evet haklısınız. Ama kardeş değilsek neyiz söylesenize? Komşu muyuz yani? Komşu dediğin tek ortak noktası yaşadığı konum olan insanlardır. Bizim paylaşımımız bu kadar mı sahiden? Ne bileyim işte... Neyse ne diyordum, kötüye gitmez miydi bu durum? Hiç mi düşünülmedi bunlar? Atatürk inanılmaz zeki bir adammış, düşünmüş olmalı. E düşündüyse burada bir kasıt mı aramalıyız? Tövbe-tövbe neler diyorum ben yine!

Velhasıl okudum 'kardeşlerim', Dersim'den başladım, beni “damarlarımda akan asil kan” yüzünden sizden üstün sayanların yaptıklarını bir-bir okudum. Bir kavgadır bugünlere gelmiş... “Feda olsun!” diyenler ve bir şeyler uğruna feda edilenler... O aynı bahçede birlikte haykırırcasına yemin ettiğim arkadaşlarım ve sonradan bana “Atatürk sempatizanı ırkçı” diyen arkadaşlarım... Birilerinin kurtarıcı olarak gördüğü ile birilerinin sorunların kaynağı olarak gördüğü aynı şey oluvermiş. Bir tarafta sınıfları ve etnik kimlikleri reddeden bir ‘çağdaşlık’ bir tarafta tarihi inkâr eden bir ‘çağdaşlık’… Atatürk mü tüm bunların sebebi? Bizim aklımızdaki ve vicdanımızdaki korkularımızın, nefretimizin veya gururumuzun sebebi olan Atatürk resminin çizeri Atatürk'ün kendisi mi? Bazılarımızın kurtarıcısı bazılarımızın ‘celladı’...

Atatürk kimdi kardeşlerim? “Ya istiklal ya ölüm” lafı da mı yanlıştı? Bu toprakları kurtaran devrimdeki eylemlerini takdir edip sonrasındaki liderlik politikalarını eleştirsek, (zira hiçbir lider günahsız değildir, olamaz.) kuruculuğunu, işgale karşı gösterdiği tutumu bilsek, tanısak, çocuklarımızı fedai gibi değil de konuşan, tartışan, fikirlere saygılı birer vatandaş olarak yetiştirsek... (Hem de ‘Türkiyeli’... ne hayal be!) Hiç mi olmazdı? Hiç mi olmaz?

Atatürk’ü sevenler vatanperver de sevmeyenler vatan haini miydi? Atatürk’ü sevmemek ‘çoğulculuk’ ve ‘kutsallara kanmamak’ Atatürk’ü sevmek “Türkleştirme” ve “kutsallaştırma” mıydı?

Hem Türklüğe ve Türkçülüğe duyulan nefretin hem de demokrasiye, laiklik kavramına duyulan nefretin, bu uç kesimlerin ortak düşmanı oluvermişti Atatürk. Şaşırmalı mıydım? Atatürk ismi yıllarca bu ülkenin ortak paydası yapılmaya çalışıldı. Ulus devlet işte! Tutkal lazım. Ama ortak paydamız derken daha da mı ayrı düşmüşüz biz öyle? Olmayacağını görmemişler mi bir türlü...

Şimdi ise pür memleket sevdası da yetmez olmuş. Eskiden ortak bir düşman karşısında da olsa birleşirdik. Şimdi ortak bir düşmanımız bile kalmamış bizim. Yüz küsur sene önce birilerinin avıydık, şimdi birbirimizin yemi olmuşuz. Acı acı ağlıyorum işte. Memleketim ve düşmanları arasında bir yere oturmuşum. İnanır mısınız kimseyi tanımıyorum. Bu sahipsiz ve isimsiz düzlükte bir taşa oturmuş acı acı ağlıyorum, memleketime ve düşmanlarına.

Atatürk kimdi kardeşlerim?

Bir insandı. Kimi bembeyaz boyalarla kimi simsiyah boyalarla boyadı onu. Onu sevsek de sevmesek de öteki olduk bir şekilde. Ama bana sorarsanız Atatürk tarihin puslu havasının arasından geçmiş bir cesur gri adamdı. Anısına saygıyla...

Buraya kadar okuduysanız benim için bu şarkıyı dinler misiniz?

https://www.youtube.com/watch?v=teMVfIOfFTk

İyi dileklerimle,

Yaren.

İtalya Öğrenci Vizesi süreci


Merhabalar,

Daha önce de bahsettiğim üzere üniversite eğitimim için İtalya'da bulunuyorum. Tüm başvuru ve vize sürecimi bir danışman olmadan kendim yaptım ve açıkçası internette bu konuda yeterli bilgi olmaması sebebiyle çok da zorlandım. Doğru bilgiye ulaşmam için ya konsolosluğu aramam ya da oraya gitmem gerekti. Yurt dışında üniversite okumak ve başvuru süreci genel olarak merak edilen ve hakkında doğru bilgiye kısmen zor ulaşılan bir konu olduğundan belki yardımı dokunur diye bu yazıyı yazmak istedim. Umarım okuyan birilerine faydası olur. Yazıda sacece vize sürecini anlattım, eğer üniversite başvurusunu ve denklik sürecini de merak edenler olursa onlarla ilgili de mutlaka yazarım. Hatta belki yurt dışında okumak nasıl, neler yaşıyorum onları da konuşuruz.

Öncelikle şunu belirterek başlayayım, eğer çalışma, eğitim, aile birleştirme gibi sebeplerle Schengen ülkelerinden birisin seyahat ediyorsanız size gereken vize türü D tipi vize, bir diğer adıyla Ulusal Vize. Bu vize 90 günün üstündeki seyahat süreleri için geçerli ve gerekli. Ben eğitimim için bu vizeyi aldım, çalışma vs. sebepleriyle alınacak vize için istenen evraklar değişiklik gösterecektir, ben bu yazıda sadece öğrenci vizesi için konuşacağım.

İtalya Öğrenci Vizesi süreci

-Denklik (Türkiye'deki lise eğitiminizin İtalya'da da tanınması için İtalyan Konsolosluğu'ndan yapacağınız işlem) başvurunuzu yaptıktan ve denkliğiniz onaylandıktan sonra konsolosluktan size haber geliyor ya da siz arayıp öğrenebilirsiniz. Denkliğiniz onaylandıktan sonra, vize randevusu alıp konsolosluğa gidiyorsunuz.

-Eğitim bölümünden denkliğinizi alıp vize bölümüne çıkıp gerekli evrakları verip 329 TL (Bu 2019 fiyatı, sonradan değişebilir, net olarak iData’nın internet sayfasından vize harçları bölümünden kontrol edebilirsiniz.) vize harcını ödüyorsunuz. Kart geçmiyor, TL olarak ödeme yapılması isteniyor. Mümkünse para üstü verilmeyecek şekilde tam 329 TL olarak ödeme yapılması gerekiyor.

-Daha sonra size verdikleri tarihte yeniden konsolosluğa gidip vizenizi alıyorsunuz.

Vize başvurusu için gerekli evraklar

-Pasaportunuzun kendisi ve fotokopisi

(Sadece kimlik bilgilerinin olduğu sayfa değil, varsa daha önce alınan vizelerin ve ülkelere giriş çıkış damgalarının olduğu sayfaların da fotokopisi gerekli.)

-Eğer varsa eski pasaportlarınızın da kendisi ve fotokopileri.

-Kimliğinizin kendisi ve fotokopisi.

-Konsolosluğun sitesinden “Ulusal (D tipi) vize formu” olarak bulup indirebileceğiniz Vize Başvuru Formunu doldurup vermeniz gerekiyor.

-2 adet İtalyan vizesi formatına uygun biyometrik fotoğraf.

-Seyahat sağlık sigortası. En az 30.000 € teminatı olan, İtalya’da kalacağınız süreyi kapsayan(öğrenci vizesi en fazla 1 sene için veriliyor zaten sigorta da en fazla 1 sene oluyor) öğrenci olarak gideceğinizin belirtildiği bir sigorta yaptırmanız gerekiyor. Benim tavsiyem İtalya’ya gideceğiniz günün bir gün öncesinden başlayacak şekilde sigorta yaptırmanız. Ben HDI Sigorta’da yaptırmıştım. Bir sıkıntıyla karşılaşmadım. Öneri olarak aklınızda bulunsun.

-İtalya'ya gidiş ve dönüş uçak bileti rezervasyonları. (Dönüş tarihiniz belli değilse ki öğrenci olarak gideceğiniz için belli olmayacaktır muhtemelen, gideceğiniz yılın bir yıl sonrasındaki bir tarihe geçici bir rezervasyon yaptırabilirsiniz.)

-Kalacağınızın yerin rezervasyonu, belgesi. Eğer yurtta kalıyorsanız, yurtta kalacağınızı gösteren bir belge, eğer evde kalacaksanız kira sözleşmesi vs, eğer kalacağınız yer belli değilse, İtalya’ya gideceğiniz tarihten itibaren en az 2 hafta boyunca kalacağınız bir otel(Airbnb vs. de olabilir tabii ki) rezervasyonu. 

-İtalya’da okuyacağınız üniversiteden gelen kabul mektubu veya çoktan kayıt yaptırdıysanız(pre-enrollment (ön kayıt) da olur) onun belgesi lazım.

-Ailenizin mesleğiyle ilgili evraklar. Ailenizin ne iş yaptığını gösteren, çalıştığı kurumdan alınmış bir belge. Bu iş evrağının yanında, ailenizin ve sizin tam vukaatlı nüfus kayıt örneğiniz de gerekiyor. Bu belge e-devlet üzerinden alınıyor. Eğer siz 18 yaşını doldurmamışsanız sizin nüfus kayıt örneğiniz çıkmayacağından babanızın “aile nüfus kayıt örneği” alması gerekiyor.

-Sizin masraflarınızı karşılayacak kişinin son aylara ait, bankadan alınmış kaşelenmiş ve imzalanmış hesap hareketi dökümleri. -son aylara ait maaş bordroları-Maddi gelirler, kira kontratları, tapular, ruhsat vs. (Tapu ruhsat kira kontratı gibi belgelerin orijinalleri ile birlikte bir kopyalarını da götürün, orijinalini görmek istiyorlar ama kopyasını alıyorlar.)

-Teminat. İtalya'da bir sene boyunca yaşayabilecek maddi imkanınız olduğunu göstermek için sizin adınıza açılan bir banka hesabında 6.000€ (Genellikle 5.800-6.000 € arası bir miktar isteniyor. Konsolosluktan teyit edebilirsiniz) olduğunu göstermeniz gerekiyor. Bunu hesap cüzdanı şeklinde vereceksiniz ama yanınızda bir fotokopisi de olsun bazen o şekilde istiyorlar. (İtalya ile anlaşması olan bir bankada hesap açmak burada en mantıklı olanı. TEB ve Yapı Kredi'nin İtalya ile anlaşması var. Yapı Kredi’nin Unicredit ile TEB’in BNL ile.

-Sizin masraflarınızı karşılayacak kişinin, masraflarınızı karşılayacağını beyan ettiği bir dilekçe ve bu kişinin kimlik fotokopisi.

-Denkliğinizi aldığınızda size verdikleri onay belgesi.

Vize bölümüne bu evrakları teslim ettikten sonra birkaç gün içinde D tipi öğrenci vizeniz pasaportunuzda basılı halde elinizde oluyor.

*Belgelerin orijinalini alıyorlar ama siz yine de garanti olması için birer tane kopyalarını da götürün.

İtalya için Öğrenci Vizesi süreci bu şekilde. Umarım faydalı olmuştur. 

İyi dileklerimle,

Yaren.

Gelin tanış olalım

Merhabalar, 

öncelikle tanışmak lazım diye düşündüm. Gerçi bu blog okunacak mı, kim okuyacak hiç bilmiyorum. İçimdeki öz güvensiz genç cümlelerini asla kimse okumayacak dese de, bir ihtimal yazmaya karar verdim işte. Çünkü hayatımda hep cümle kurmanın büyüklüğüne inandım. Hep aklım karışıksa bunu yazıya dökmeli diye düşündüm. Şiire, yazıya, derdini yazarak anlatana çok büyük saygı duydum hep. Hem içten içe yazdıklarıyla insanlara ulaşanlara, dokunanlara özendim de. Belki ben de onlardan olabilirim diye hayal kurdum. Kurdum kurmasına ama, “Kim okuyacak ki...?” diyerek kendimi aşağı çekmeyi de ihmal etmedim. Durum bundan ibaret eder. 

Ben Yaren. Bir psikoloji öğrencisiyim. Eğitimim için İtalya'da bulunuyorum. 

Bu blogda ‘şu konuda’ veya ‘bu konuda’ yazacağım diyemem. Tamamen içimden gelen, belki birilerine gerçek hayatta söylemeye çekindiğim şeyleri veya söylememe imkan olmayan şeyleri yazı dediğimiz o ulvi iletişim aracıyla sizlerle paylaşacağım. Bakalım nasıl olacak. Umarım bu hem içe hem dışa dönük yolculukta benimle olursunuz. 

İyi dileklerimle,

Yaren.